Müzmin Bıkılmışlık
Apartman merdivenlerini yavaşça çıktı. Eli hiç istemediği halde zile gitti, kapıyı çaldı. Karısı yıllardır yüzüne yerleştirmeyi alışkanlık edindiği buruk ve eğreti gülümsemesiyle “Hoş geldin” dedi. Cevap verdi mi vermedi mi hatırlamıyordu. “Hoş buldum” demek, bu saçma tiyatroyu her anlamda devam ettirmek bu kadar gerekli miydi? Ellerini yıkadıktan sonra üstünü değiştirip masaya oturdu. Bir anda oğlunun ve kızının varlığını fark etti. Her bir hücresine kadar bu tuhaflığı duyumsadı. Onlar yaşamları boyunca öylece orada oturmuşlar mıydı? Sanki çevrelerindeki nesneler ve zaman değişmiş ancak onlar orada sadece tozlanıp hareketsizce oturmuşlardı. Bir anda bu eylemsizliğe sinirlendi, içerledi. Ne diye bu çocuklar gözlerinin önünde böyle kaskatı oturmak zorundaydı? Özellikle şaşkın şaşkın bakan oğlanın bembeyaz, her türlü şiddete açık yanağına bir tokat indirmek istedi. Dişlerini sıktı, yemeğine başladı. Sofrada bir şeyler konuşuluyordu. Bu aşağılık, cahil zihinler ancak ayaklar altına alınmış basit dünyevi konulardan konuşabilirdi. Yine dinlememeyi tercih etti. Televizyonun sesini daha çok açtı. Berbat, ucuz bir dizi vardı. Bunların neden böylesine istikrarlı bir şekilde çekildiğine anlam veremiyordu. Kız, “Bu kötü dizileri ne demeye yayınlıyorlar anlamıyorum, iki güne biter zaten.” dedi. Bu küçük kız kim oluyordu da böylesine dizi eleştirmenliği yapabiliyordu? Daha fazla kendini tutamadı ve sandığı kadarıyla kızın kardeşi olan oğlanı da sözcüklerinin hedefi yaparak ikisine bağırmaya başladı. Çocukların anlamaz ve korkak bakışları onun gözlerindeki ateşi daha çok alevlendirdi, ezilmişlikleri bir tatmin duygusundan ziyade öfke uyandırdı. Böylesine güçsüz, böylesine eylemsiz olmaları akıl alır gibi değildi. Kim yetiştirmişti bunları böyle? Nereden bu sofraya gelmiş de böylesine cansız ve korkak oturuyorlardı karşısında? Bir cevap umuduyla karısına baktı. Karısı kafasını eğmiş, tabağındaki yemekle ilgilenir gibi yapıyordu. Tüm bu sahnenin ve sahnedeki tüm bu karakterlerin reddiyle ayağa fırladı, hızlıca montunu aldı ve kendini sokağa attı. Düşünmeye çalıştı ama düşünemiyordu, her şeye yabancılaşmıştı. İşini hatırlamaya, bugün nereye gittiğini çözmeye çalıştı ama yapamadı. Tek duyumsadığı kendi varlığıydı ve bu bilgi onu hiçbir yere götürmüyordu. Tüm organlarını, kaslarını, damarlarını hissediyordu. Kalbi tüm vücudunda atıyordu ve bu ses düşünmesini daha da zorlaştırıyordu. Karısının yüzünü hatırladı. Yıllardan beri onu sadece o rahatsız edici gülümsemeyle görmüştü. Sadece bir kere ağladığını duymuş ama kendi huzurunun zarar göreceği korkusuyla yanına gitmemişti. Karısı gülümsemesindi ama ağlamasındı da. Karısı mümkünse varolmasındı. Çocukları ise yine hatırlayamadı. Kendi çocukları olmasına imkan yoktu, kendi benliğinin bir parçasıyla bile bu varlıklar oluşturulamazdı. “Hepsi aşağılık yaratıklar, eve gidip dinlensem iyi olacak.” diye düşündü.
03.01.22
Yorumlar
Yorum Gönder